BenimBlog.com - Turkce ucretsiz blog Bedava blog hizmeti
para kazan


18/12/2006 - Aldırma Reis

Sen içerdeyken ben
Sinemalara gittim
Bütün filmlerini seyrettim
O sevdiğimiz artistin
Sen içerdeyken ben
Vita kutularında çiçek yetiştirdim
Sokakta top oynadım çocuklarla
Ayakkabılarımı eskittim
Güneşe karşı durdum sabahları
Geceleri bir başıma yıldızları bekledim
Annenin gönlüne su serptim
Aldırma dedim aldırma
Bir şarkı söyle bir dilek tut herkes için
Bir ada rüzgarı gibi
Sürtünerek geç hayata
Bir sarmaşık gibi tutun
Ve değer ver hatıralara
Aldırma dedim
Sen annesin, aldırma
Sen içerdeyken ben
Kiramı ödedim pijamalarımı giydim
Haber bültenlerini izledim
Gazetelerden kupon kestim
Sen içerdeyken ben
Sigara içtim, öksürdüm
Otobüse bindim
Fotoğraflarımıza baktım
Acıyan yanlarımı körelttim
Deniz kıyısında yürüdüm
Manavdan soğan aldım
Yeni çıkan şarkıları dinledim
Kafeste beslediğimiz kuşu saldım
Islık çaldım
Sen içerdeyken ben
Hep uyandım, sayıkladım
Kanadım boyuna
Takvimlur aldım
Her gün bir yaprağını kopardım
Deli ayrılığın
Sen içerdeyken ben
Gömleğimi ütüledim
Sobada elimi yaktım
Bir şiir yazdım
Bir hercai menekşe aldım çiçekçiden
Hani o alnına kader değmiş
Hani o dudaklarına deniz tuzu dokunmuş
Hani o erken vurulmuş
Gençliğimiz gibi dağıldım
Sen içerdeyken ben
Bir adını söyleyemedim
Şöyle bağıra bağıra
Bir yüzünü göremedim
Görüş günlerinde
Bir de eline değemedim
Bir de yüreğine
Şöyle kucaklayamadım bir de
Ölümüne
Sen içerdeyken ben
Kapı kapattım, pencere açtım
Mutfakta oyalandım
Kanepede yattım
Hatta bir yolluk aldım odaya
Çok ta kulak asmadım
Çokta koymadı bu bana
Alt tarafı içerdeydin
Alt tarafı bir yanımı alıp götürmüştün
Bir yanımı
Yani adamlığımı
Yani gözlerimin ferini
Yani canımı
Alt tarafı şarkılar ölecekti
Alt tarafı kanayacaktı kalbim
İşte sensiz
İşte nefessiz
İşte kimsesiz bir sesti alt tarafı
Her tarafım
Yıldızlar yine oradaydı oysa
Yazdıklarım
Gözden kaçan o defter yapraklarında
Boşver yüzyirmisekiz
Hayat bir gemi
Yürüt onu göreyim seni
Boşver yüzyirmisekiz ha…
Boşveriyor ya
Aldırma reis
Reis aldırmıyor ya
Bir adını söyleyemedim
Şöyle bağıra bağıra
Bir yüzünü göremedim
Görüş günlerinde
Bir de eline değemedim
Bir de yüreğine
Şöyle kucaklayamadım bir de
Ölümüne
Sen içerdeyken ben
Vitrinlerin önünden geçtim
Minibüs duraklarında bekledim
Simitçilerle yarenlik ettim
Üstüme bir ceket aldım
El tezgahlarında kitaplara baktım
Sen içerdeyken ben
Hiç oturup ağlamadım
Hiç karartmadım umudu
Hiç bulandırmadım onuru
Öyle dimdik durdum ortada
İşte burada ulan işte burada
Böyle burada
Hiç yıkılmadan
Hiç utanmadan
Ve hiç unutmadan
Sen içerdeyken ben
Gülen resmimi yaptırdım
Sokaktaki ressama
Her zaman yaptığım gibi
Buzdolabını ayağımla kapadım
Parkların banklarına adını kazıdım
Adını kazıdım duvarlara
Adını, adımın yanına yazdım
Hiç unutmadım, utanmadım
Korkmadım


Yorumlar ( 1 ) :: Yorum Yaz :: Baglantı


18/12/2006 - Geriye Dönen Adam

Yağmur yağıyordu
Benim saçlarımda kırağılar vardı
omuz omuza konmuş bir gül
Kapıyı açtım,elinde eski bir bavul
Yüzünde daha da eski bir hikaye
Geldim dedi, geldim işte
Sana kendimi getirdim,belki unutmuşsundur
Birlikte söylediğimiz şarkıları getirdim
Bir kaç gömlek bir pijama attı
Tuttuğum notları,serin volta boylarında adımları sayıp susuşlarımı
Elimle büyüttüğüm nazlı bir menekşeyi
Gökyüzüne verdiğim dualarımı
Çakmağımı,sigaramı,tabakamı ve kitaplarımı getirdim
Döndüm dedi,döndüm işte
İçeri girdi aksıyordu bir ayağı
Oysa nasılda akardı bayrak gibi önümüzde
Nasılda oynardı saçları rüzgarı bulanda
Bir ceylan gibi nasıl da koşardı
Ayağım dedi,derin bir nefes aldı
İçerde dedi,bir bakır tas bıraktım bir kehribar tesbih
Birkaç kitap,birkaç iyi arkadaş
Tüketilmiş bir çeza ve bir ayak,güldü sonra
Dedemin yemen çölünde bıraktığı ayağı ben içerde bıraktım
Kurban olsun ikimizinki de memlekete
Oturduk,uzun uzun baktık kendimize
Onüç yıl sonra yeniden karşı karşıya
Bir deli gençliği birlikte düşürmüştük yollara
Bir yüreğimiz vardı ve onu koymuştuk ortaya
Ben başımı onun omuzuna yaslardım
O taleal okurdu kulağıma
Ben bazı geceler oturup ağlardım
O dua ederdi hepimiz adına
Ve pis bir sonbahar akşamında ayrılmıştık
Caddelerde arabalar akıyordu yağmur yağıyordu
Babalar ekmekleri saklamış çeketlerinin altına
Korkuyla evlerine koşuyordu
Düdükler çalıyordu,sirenler çalıyordu,şehri kimler çalıyordu?
Oysa biz onunla yüreğimizi koymuştuk ortaya
Arkasından baktım,elinde tahta bir bavul,cebinde ikimizin yüreği
Şifadan ayrılık,rahmetten yoksulluk
Şen olasın mahpusluk
Kaldır gözlerini yerden,onüç yıl dediğin ne ki?
Bana mektup yaz,bir de menekşe resmi yap
Ve bir gül gönder anama
Kaldır gözlerini yerden,onüç yıl dediğin ne ki?
Ve yürüdü Yusuf
Yanıp sönen mavi ışıklar düştü gölgesine
Ben onüç yıl bekleyecektim onüç yıl kavuşmak için
Çebinde rehin götürdü yüreğimi

İbrahim Sadri


Yorumlar ( 0 ) :: Yorum Yaz :: Baglantı


18/12/2006 - Buyur Usta

Oğlum, onüç-ondört anahtarı ver

Al usta

Oğlum, yat motorun altına
Nesi var bir bakıver

Olur usta

Oğlum, iyi sık civatayı
Sonra sahibi neder?

Sıkıyorum usta
Bileğim yettiğince
Yüreğim yettiğince
Sıkıyorum işte

Oğlum, terlemişsin
Akmasın terin motora
Motor pas yapar sonra

Olur mu be usta
Ter pas yapar mı
Gözyaşı pas yapar mı?

Oğlum ne diyorsun bak işine

Bakıyorum usta
Yalnız ellerim
Ellerim çatlamış be usta
Ellerim acı içinde
Yüreğim var ellerimde
Yüreğim yanıyor usta
Kan ter içinde.

Hem usta
Sen hiç misket oynadın mı sokakata?
Sen hiç okula gittin mi okula?
Okul nasıl bir şey be usta
Öğretmen nasıl biri?
Usta sahi
Orda da motor baktırırlar mı ki?
Orda da söverler mi çocuklara be usta?
Orda da döverler mi?

Oğlum bak işine !
kızdırma beni.

Olur usta .
ha usta,
Senin anan da saçlarını okşar mıydı?
Sana ağlar mıydı gecenin al yalazında?
Sahi usta sen hiç ağladın mı bir sabah
Cansız düşende anan
Yavaşca gözlerinin önünde?!

Oğlum bak işine !
Attırma tepemi
gir motorun altına

Usta dur kızma!
Bak giriyorum motorun altına
Dünyanın altına
Giriyorum usta giriyorum
Desteğe gerek yok usta
Desteğe gerek yok
Ben oraya yüreğimi koyuyorum
İnan taşır be usta

İbrahim Sadri


Yorumlar ( 0 ) :: Yorum Yaz :: Baglantı


18/12/2006 - Kuş Hatıraları

Benim çocukluğumda soframıza kuşlar konar
rüyalarımıza melekler uğrardı.
Kapımızdan yoğurtçu
bahçemizden ishakkuşu
kalbimizden yeni çıkan şarkılar geçerdi.

Kışın bir sobamız olurdu
sobanın yanında kedimiz
kedinin önünde yün yumağı
bir Hayat Bilgisi fotoğrafı gibiydik.

Yerli malı kullanan
yurdun üç tarafı denizlerle çevrili
kuru üzüm incir fındık
tütün çay narenciye kavun-karpuz yetiştiren
kuru üzüm ve inciri satan
karşılığında
çamaşır makinesi radyo ve otomobil alan
bir toprağın fertleri…
Biraz yoksul biraz mütevekkil
biraz mahçup biraz kırılgan
biraz naif ama hep umutlu…

Özlerdik.
Memleketteki halamızı
ince doğranmış bir dilim pastırmayı
yurttan sesler korosunu
akşam komşuluklarını
radyo tiyatrolarını
sabah ezanını
kalaycıyı bozacıyı
münir nureddin şarkılarını
orhan boran yarışmalarını
kandil gecelerini duvar sarmaşıklarını
bakkalımızın utana sıkıla veresiye hatırlatmalarını
okul önü koz helvalarını
akşam oturmalarını
ve hayatı…

Top oynardık
ip atlar kedi kovalar
taşlarla birbirimizin başını yarar
mahalle savaşları çıkarır
gece olunca da tutar babalarımızın elinden
yazlık sinemalara gider
Sadri Alışık Vahi Öz
Belgin Doruk Cüneyt Arkın seyreder
Olimpos gazozları içer
güler eğlenir bağırır çağırır
dönerken yıldızları sayardık.
Biz sıkı çocuklardık.

Hepimizin birer yıldızı vardı
onlara isim takardık
onlar da bize isim takardı
pus ve dumandan önce bu şehrin
geceleri gözkırpan ve isimleri takılan yıldızları
vardı.

Benim yıldızıma Mehlika adını vermiştik
biz kimseden yana değildik.

Kimsenin de kendinden yana olmasını istediği birileri
olmazdı
Bir değirmendeydik
öğütülen
öğütülürken türküler söyleyen
buğday başaklarına benziyorduk.
Ben
çorbalardan tarhanayı
yemeklerden kurufasulyayı
sigaralardan Harmanı
belki bunun için çok sevdim.

Yollar bozuk musluklar bozuk
ziller bozuk paralar bozuk
ama adamlar sağlam idi.

Bu şehrin yıldızları vardı.
Saçlarına kurdelalar takan
çivitle yıkanmaktan aşınmış beyaz çoraplarına
leke bulaşmasın diye su birikintilerinden sakınan
gözleri önünde
yürekleri ve beslenme çantaları ellerinde
küçük çocukları vardı bu şehrin
bu şehrin yıldızları vardı.

Ben Fenerbahçeyi amcam Vefayı tutardı.
Konya tahıl ambarı Mersin muz cennetiydi.
Taksimden Fatihe troleybüs kalkar
Şişhanede mutlak raydan çıkardı.
Vallahi hayat zor ve fakat çok matraktı.

Muammer Karacan’nın adına bir tiyatro binası yoktu
bizzat kendisi vardı.

Başımız ağrırdı komşumuz vardı
gönlümüz daralırdı komşumuz vardı
Çorbamızı umutlarımızı
memleket kadar kalbimizi paylaştığımız komşularımız
vardı.

Geceleri bekçimiz
gündüzleri sütçümüz
bizim kadar zayıf da olsa
nohuta ve makarnaya alışmış da olsa
Sarman adında bir kedimiz
ceplerimizde kırık misketlerimiz
çamur bulaşığı ellerimiz
ve gülümseyen bir yüzümüz
kimseye göstermekten utanmayacağımız bir içimiz
bir araya gelerek çektirebileceğimiz
bir aile fotoğrafımız vardı.

Bir sabah bütün iyi şeylerin
Ayvansaray iskelesinden
hayal ülkesine doğru demir alan
bir şirket-i hayriyye vapuru gibi
aramızdan ayrıldığını gördük
Sonra Ayvansaray’ın sularının çekildiğini yazdı
gazeteler.
Süheyla hanımın Raci beyin
Melahat mehveş ablanın
Niko’nun Ercüment efendinin çekildiğini ise
yazmadılar nedense.
Ama yok ama yoklar.

Ne Harman sigarası kaldı geriye
ne Olimpus gazozu
ne Sadri Alışık.

Kalan bir tortuydu belki.

Belki kırık bir rüya denizi
belki suya düşürdüğümüz suretimizin
cep aynamıza nüktedan bir yansımaydı herşey.
Herşey Maltepe sigarasının
hep arandığında
her bakkalda bulunabilmesi ile
büyüsünü kaybetmişti belki de .
belki de biz bir rüya mı görmüştük?

Hadi hepsi yalandı.
Hadi hepsi hayaldi.
Hadi hepsini ben uydurmuştum.
Ama rüyalarımızın melekleri
ve soframızın daim konukları kuşlar?
Ya onlar?
Onları siz de görmediniz mi?
Sizin de sofranıza konup
rüyalarınıza uğramadılar mı?
Onlar da mı yalandı?


Yorumlar ( 0 ) :: Yorum Yaz :: Baglantı


13/11/2006 - ÇEÇEN MİLLİ MARŞI

ÇEÇEN MİLLİ MARŞI
Gece kurt yavrularken, geldik dünyaya
Sabah kükrerken arslan, ismimiz kondu
Lâ ilâhe illallah

Kartal yuvalarında emzirdi analarımız
Eyer üstünde savaşı öğretti babalarımız
Lâ ilâhe illallah

Halk için, vatan için yetiştirdi analarımız
Onlar tehlikede oldugunda yiğit kesildik
Lâ ilâhe illallah

Dagların şahinleri gibi özgürce yetiştik
Gururla çıktık zoluklardan, bozgunlardan
Lâ ilâhe illallah

Tunçtan dağlar kurşun gibi erise de
Onursuz çıkmayız hayattan ve savaştan
Lâ ilâhe illallah

Ey kara toprak, her zerren çatlasa da soğuktan
Sana şerefsiz bir şekilde dönmeyeceğiz
Lâ ilâhe illallah

Hiçbir zaman hiç kimseye pes etmedik biz
Ya özgürlük, ya ölümdür seçeneğimiz
Lâ ilâhe illallah

Yaralarımızı ağıtlarla sararken bacılarımız
Maharetle canlanır değerli gözlerimiz
Lâ ilâhe illallah

Açlık kıvrandırsa kök yeriz
Susuzluk bezdirse taşların suyunu içeriz
Lâ ilâhe illallah

Gece kurt yavrularken geldik dünyaya
Halka, vatana ve Allah`a bağlıyız biz
Lâ ilâhe illallah
Anonim


Yorumlar ( 0 ) :: Yorum Yaz :: Baglantı


13/11/2006 - Beni de Götür (?)

Beni de Götür (?)
Çileyi koklayıp gül niyetine
Zindana girersen beni de çağır
Sabrı, kanaati bal niyetine
Ekmeğe dürersen beni de çağır.

Bazen iki dünya sığar içime
Bazen iki güneş doğar içime
Bazen gam yağmuru yağar içime
Sen beni ararsan beni de çağır.

Dostların var ise divanelerden
Gözyaşın aktıysa minarelerden
Binlerce senelik viranelerden
Birşeyler sorarsan beni de çağır.

Ezelin ezelden öncesi vardı
Yine sonsuzluktur sonsuzun ardı
Zaman yumağına bizi kim sardı
Aklını yorarsan beni de çağır.

Dışarda göz yanar, içerde yürek
Taahhüt ehline tahammül gerek
Mazlum yarasına merhem diyerek
Gözyaşı sürersen beni de çağır.
Abdurrahim Karakoç


Yorumlar ( 0 ) :: Yorum Yaz :: Baglantı


13/11/2006 - 50. Yıl Hesabı

Bağladım nefsimi zincir yulara
Dünyayı duvara astım gel de gör
Rahatı huzuru attım kenara
Çileyi bağrıma bastım gel de gör

Yürüdüm sel oldum, durdum göl oldum
Mazluma, mağdura kıvrak dil oldum
Zulüm sıcağında serin yel oldum
Yürekten yürege estim gel de gör.

Sonu hatırladım, ilki duyunca,
Kula kul olmadım ömür boyunca!
Hakkın zehirini içtim doyunca
Batılın balina kustum gel de gör.

Ülfetim olmadı iriler ile
Ağıla girmedim sürüler ile;
Ölümden korkmayan diriler ile
Selamı, sabahı kestim gel de gör.

Aşk ceylanı emzirince sütünü
Taşa çalıp, kırdım benlik putunu
Düşmanımdır inkarcının bütünü
Allah dostlarıdır dostum gel de gör.

Bazı kötülüğü kovdum elimle
Bazı kötülüğü yerdim dilimle
Gücüm yetmeyince kendi halimle
Haksıza buğzettim, küstüm gel de gör.

Çıkar için laf davulu çalmadım
Hiçbir yerden makam, rutbe almadım
Bildimse söyledim, korkak olmadım
Bilmediğim yerde sustum gel de gör.
Abdurrahim Karakoç


Yorumlar ( 0 ) :: Yorum Yaz :: Baglantı


16/10/2006 - Korkuyorum

Korkuyorum
   

Yağmuru seviyorum diyorsun,
yağmur yağınca şemsiyeni açıyorsun...
Güneşi seviyorum diyorsun,
güneş açınca gölgeye kaçıyorsun...
Rüzgarı seviyorum diyorsun,
rüzgar çıkınca pencereni kapatıyorsun...
İşte,bunun için korkuyorum;
Beni de sevdiğini söylüyorsun...

.

William Shakespeare

.


Yorumlar ( 0 ) :: Yorum Yaz :: Baglantı


16/10/2006 - Ağlamak İçin Gözden Yaş mı Akmalı?

Ağlamak İçin Gözden Yaş mı Akmalı?
   

Ağlamak için gözden yaş mı akmalı?
Dudaklar gülerken, insan ağlayamaz mı?
Sevmek için güzele mi bakmalı?
Çirkin bir tende güzel bir ruh, kalbi bağlayamaz mı?
Hasret; özlenenden uzak mı kalmaktır?
Özlenen yakındayken hicran duyulamaz mı?
Hırsızlık; para, malmı çalmaktır?
Saadet çalmak, hırsızlık olamaz mı?
Solması için gülü dalından mı koparmalı?
Pembe bir gonca iken gül dalında solmaz mı?
Öldürmek için silah, hançer mı olmalı?
Saçlar bağ, gözler silah, gülüş, kurşun olamaz mı?

.

Victor Hugo

.


Yorumlar ( 0 ) :: Yorum Yaz :: Baglantı


16/10/2006 - Adam Gibi

Adam Gibi
   

Ben seni hiç sevmedim ki
Yorgun akşamlarda söylediğimiz şarkıları sevdim
Bir çiçeğe gülmeni, bir güle benzemeni sevdim
Birde yıldızları sevdim
Eylül akşamlarında gelip,
Gözlerinde durdular.
Ben seni hiç sevmedim ki
Beni yola koyduğunda ayrılmayı sevdim
Kurşunları sevdim beni vurduğunda
Ağlamayı sevdim unuttuğunda
Yalnız olduğumu anladığımda
Ayakta kalmamı sevdim
Yıkılmamı sevdim seni hatırladığımda
Ekmeği sever gibi sevdim sensizliği
Su gibi özledim Temmuz güneşinde sesini
İkindide yağmur gibi
Geceleyin yağan yağmur gibi sevdim seni sevdiğimi
Ben seni hiç sevmedim ki
Kuşlara şarkılar öğretmeni sevdim
Menekşeyle konuşmanı
Nisan'a hatırlatmanı
Baharın bir adının da yalnızlık olmalığını
Düştüğün zaman kanayan yaralarını
Ve tuhaflığını üşüdüğün zaman
Sakız satan çocukları
Yeni çıkan şarkıları
Her kaybettiğinde kazanan yanlarını sevdim
Denize düşmüş gül gibi düştüm ateşe
Ben yangını sevdim yandığım zaman böyle işte
Ben seni hiç sevmedim ki
Bir gece bir ceylan indi dağdan kalbine
Bir gece bir şiir gibi kibrit alevinde
Alemin ortasında, kimsesizliğin sesinde
Buğusunda sabahın, acımasızlığında ahın
Ağlayan yüzünde İsa'nın
Ferahlatan gücüyle duanın
Korkutan yanıyla nar'ın
İncenin, zeytinin ve kalbin üstüne
Gülün üstüne
Tutunduğum umudun üstüne
Korkunun üstüne
Hep senin üstüne, hep senin üstüne
Ben seni hiç sevmedim ki
Gittiğin zaman gitmeni sevdim
Evreni sevdim geldiğin zaman
Kalmanı sevdim
Korkuyordum sana alışmaktan
Yine de sevdim gülümsemeyi
Mendilimi sallarken, seni götüren trenin arkasından
Kırlara ilk kar düştüğü zaman
Ölümünün ne güzel olduğunu sevdim
Seni içimde öldürdüğüm zaman
Ben seni hiç sevmedim ki
Durgun akşamlarda söylenen şarkı neyse
Bir çiçeğe gülmeni, bir güle benzemeni sevdim
Birde yıldızları sevdim
Eylül akşamlarında gelip,
Gözlerinde tutulan.
Düştüğün zaman kanayan yaralarını
Ve tuhaflığını üşüdüğün zaman
Sakız satan çocukları
Yeni çıkan şarkıları
Her kaybettiğinde kazanan yanlarını sevdim
Denize düşmüş gül gibi düştüm ateşe
Ben yangını sevdim yandığım zaman böyle işte
BEN SEVDİM Mİ ADAM GİBİ SEVERİM

.

İbrahim Sadri


Yorumlar ( 0 ) :: Yorum Yaz :: Baglantı


16/10/2006 - Zindandan Mehmet'e Mektup

Zindandan Mehmet'e Mektup
   

Zindan iki hece Mehmed'im lafta!
Baba katiliyle baban bir safta!
Bir de geri adam boynunda yafta...
Halimi düşünüp yanma Mehmed' im!
Kavuşmak mı? ... Belki... Daha ölmedim!

Avlu... Bir uzun yol... Tuğla döşeli,
Kırmızı tuğlalar altı köşeli.
Bu yolda tutuktur hapse düşeli...
Git vegel... yüz adım... Bin yıllık konak.
Ne ayak dayanır buna, ne tırnak

Bir alem ki, gökler boru içinde!
Akıl olmazların zoru içinde.
Üstüste sorular soru içinde:
Düşün mü, konuş mu sus mu unut mu,,?
Buradan insan mı çıkar, tabut mu?

Bir idamlık Ali vardı, asıldı
Kaydını düştüler, mühür basıldı.
Geçti gitti, Bir kaç günlük fasıldı.
Ondan kalan, boynu bükük ve sefil;
Bahçeye diktiği üç beş karanfil...

Müdür bey dert dinler bu gün 'maruzat'!
Çatık kaş... hükümet dedikleri zat...
Beni Allah tutmuş kim eder azat?
Anlamaz; yazısız, pulsuz dilekçem...
Anlamaz ruhuma geçti bilekçem!

Saat beş dedi mi, Bir yırtıcı zil;
Sayım var, Maltada hizaya dizil!
Tek yekün içinde yazıl ve çizil!
İnsanlar zindanda birer kemiyet
Urbalarla kemik, Mintanlarla et.

Somurtuş ki bıçak, Nara ki tokat;
Zift dolu gözlerde karanlık kat kat...
Yalnız seccademin yüzünde şevkat;
Beni kimsecikler okşamaz madem;
Öp beni anlımdan, Sen öp seccadem!

Çaycı, getir ilaç kokulu çaydan!
Dakika düşelim senelik paydan!
Zindanda dakika farksızdır aydan.
Karıştır çayını zaman erisin;
Köpük köpük, Duman duman erisin!

Peykeler duvara mıhlı peykeler;
Duvarda, başlardan, yağlı lekeler,
gömülmüş duvara, baş baş gölgeler
Duvar katil duvar, yolumu biçtin!
kanla dolu sünger... beynimi içtin!

sükut... kıvrım kıvrım uzaklık uzar;
Tek nokta seçemez Dünyadan nazar.
Yerinde mi acep ölü ve mezar
yer yüzü boşaldı, habersiz miyiz?
Güneşe göç varda kalan biz miyiz?

Ses demir, su demir ve ekmek demir...
İstersen demirde muhali kemir,
Ne gelir elden kader bu emir...
Garip pencerecik, küçük, daracık;
Dünya ya kapalı, Allah'a açık.

Dua dua, eller karıncalanmış;
Yıldızlar avuçta, gök parçalanmış.
gözyaşı bir tarla, hep yoncalanmış...
Bir soluk, Bir tütsü Bir uçan buğu
İplik ki incecik, örer boşluğu.

Ana rahmi zahir şu bizim koğuş;
Karanlığında nur, yeniden doğuş...
Sesler duymaktayım: Davran ve boğuş!
Sen bir devsin yükü ağırdır devin!
Kalk ayağa dim dik doğrul ve sevin!

Mehmed'im sevinin başlar yüksekte!
Ölsekte sevinin, eve dönsek de!
Sanma bu tekerlek kalır tümsekte!
Yarın, elbet bizim, elbet bizimdir!
Gün doğmuş, gün batmış, ebed bizimdir!

.

Necip Fazıl Kısakürek


Yorumlar ( 0 ) :: Yorum Yaz :: Baglantı


16/10/2006 - Uyumak İstiyorum

Uyumak İstiyorum
   

İki yıldız arası göğe asılı hamak....
Uyku, uyku...zamansız ve mekansız uyumak
Harfsiz ve kelimesiz düşünmek yaradanı.
İlgisizlik, her şeyden kesilmiş ilgisizlik;
Bilmeyiz ki, en büyük ilme denk bilgisizlik.
Usandım boşyere hep gitmelerden, gelmelerden
Bırakın uyuyayım, yandım kelimelerden.

Göz kapaklarımda gün, kapkara bir kızıllık;
Kulağımda tarihin çıkrık sesi, bin yıllık.
Bir yurt ki bu, diriler ölü, ölüler diri;
Raflarda toza batmış peygamberlerden bildiri.
Hergün yalnız namazdan namaza uyanayım;
Bir dilim kuru ekmek, acı suya banayım!
Ve tekrar uyuyayım ve kalkayım ezanla
Yaşaya dursun insan, hayat dediği zanla.

.

Necip Fazıl Kısakürek


Yorumlar ( 0 ) :: Yorum Yaz :: Baglantı


16/10/2006 - Sakarya Türküsü

Sakarya Türküsü
   

İnsan bu, su misali, kıvrım kıvrım akar ya;
Bir yanda akan benim, öbür yanda Sakarya.

Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak;
Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak.

Herşey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir;
Oluklar çift; birinden nur akar, birinden kir.

Akışta demetlenmiş, büyük-küçük kâinat;
Şu çıkan buluta bak, bu inen suya inat!

Fakat Sakarya başka, yokuş mu çıkıyor ne,
Kurşundan bir yük binmiş, köpükten gövdesine;

Çatlıyor, yırtınıyor yokuşu sökmek için.
Hey Sakarya, kim demiş suya vurulmaz perçin?

Rabb’im isterse, sular büklüm büklüm burulur,
Sırtına Sakarya'nın, Türk tarihi vurulur.

Eyvah eyvah, Sakarya’m, sana mı düştü bu yük?
Bu dava hor, bu dava öksüz, bu dava büyük! ..

Ne ağır imtihandır, başındaki, Sakarya!
Bin bir başlı kartalı nasıl taşır kanarya?

İnsandır sanıyordum mukaddes yüke hamal;
Hamallık ki, sonunda, ne rütbe var, ne de mal.

Yalnız acı bir lokma, zehirle pişmiş aştan;
Ve ayrılık, anneden, vatandan, arkadaştan;

Şimdi dövün Sakarya, dövünmek vakti bu an;
Kehkeşanlara kaçmış eski güneşleri an!

Hani Yunus Emre ki, kıyında geziyordu;
Hani ardına çil çil kubbeler serpen ordu?

Nerede kardeşlerin, cömert Nil, yeşil Tuna;
Giden şanlı akıncı, ne gün döner yurduna?

Mermerlerin nabzında hâlâ çarpar mı tekbir?
Bulur mu deli rüzgâr o sedayı: Allah bir!

Bütün bunlar sendedir, bu girift bilmeceler;
Sakarya, kandillere katran döktü geceler.

Vicdan azabına eş, kayna kayna Sakarya,
Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya!

İnsan üç beş damla kan, ırmak üç beş damla su;
Bir hayata çattık ki, hayata kurmuş pusu.

Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek;
Siz, hayat süren leşler, sizi kim diriltecek?

Kafdağı’nı assalar, belki çeker de bir kıl!
Bu ifritten sualin, kılını çekmez akıl!

Sakarya, saf çocuğu, masum Anadolu'nun,
Divanesi ikimiz kaldık Allah yolunun!

Sen ve ben, gözyaşıyla ıslanmış hamurdanız;
Rengimize baksınlar, kandan ve çamurdanız!

Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi kader;
Aldırma, böyle gelmiş, bu dünya böyle gider!

Bana kefendir yatak, sana tabuttur havuz;
Sen kıvrıl, ben gideyim, son Peygamber kılavuz!

Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya;
Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya! ..

.

Necip Fazıl Kısakürek


Yorumlar ( 0 ) :: Yorum Yaz :: Baglantı


16/10/2006 - Muhasebe
Muhasebe
   
Ben artık ne şairim, ne fıkra muharriri!
Sadece beyni zonklayanlardan biri!
Bakmayın tozduğuma meşhur Babailide!
Bulmuşum rahatımı ben de bir tesellide.
Fikrin ne fahişesi oldum, ne zamparası!
Bir vicdanin, bilemem, kaçtır hava parası?
Evet, kafam çatlıyor, güya ulvi hastalık;
Bendedir, duymadığı dertlerle kalabalık.
Büyük meydana düştüm, uçtu fildişi kulem;
Milyonlarca ayağın altında kaldı kellem.
Üstün çile, dev gibi geldi çattı birden! Tos! !
Sen cüce sanatkarlık, sana büsbütün paydos!
Cemiyet, ah cemiyet, yok edilen ruhiyle;
Ve cemiyet, cemiyet, yok eden guruhiyle...
Çok var ki, bu hınç bende fikirdir, fikirse hınç!
Genç adam, al silahı; iman tılsımlı kılınç!
İste bütün meselem, her meselenin başı,
Ben bir genç arıyorum, gençlikle köprübaşı!
Tırnağı en yırtıcı hayvanin pençesinden,
Daha keskin eliyle, başını ensesinden,
Ayırıp o genç adam, uzansa yatağına;
Yerleştirse başını, iki diz kapağına;
Soruverse: Ben neyim ve bu hal neyin nesi?
Yetiş, yetiş, ey sonsuz varlık muhasebesi!
Dışımda bir dünya var, zıpzıp gibi küçülen,
İçimde homurtular, inanma diye gülen...
İnanmıyorum, bana öğretilen tarihe!
Sebep ne, mezardansa bu hayati tercihe?
Üç katli ahşap evin her kati ayrı alem!
Üst kat: Elinde tespih, ağlıyor babaannem,
Orta kat: (Mavs) oynayan annem ve aşıkları,
Alt kat: Kız kardeşimin (Tamtam) da çığlıkları;
Bir kurtlu peynir gibi, ortasından kestiğim;
Buyrun ve maktandan seyredin, iste evim!
Bu ne hazin ağaçtır, bütün ufkumu tutmuş!
Koku iffet, daları taklit, meyvesi fuhuş...
Rahminde cemiyetin, ben doğum sancısıyım!
Mukaddes emanetin dönmez davacısıyım!
Zamanı kokutanlar mürteci diyor bana;
Yükseldik sanıyorlar, alçaldıkça tabana.
Zaman, korkunç daire; ilk ve son nokta nemde?
Bazı geriden gelen, yüz bin devir ilerde!
Yeter senden çektiğim, ey tersi dönmuş ahmak!
Bir saman kağıdından, butun iş kopya almak;
Ve sonra kelimeler; kutlu, mutlu, ulusal.
Mavalları bastırdı devrim isimli masal.
Yeni çirkine mahkum, eskisi güzellerin;
Allah kuluna hakim, kulları heykellerin!
Buluştururlar bizi, elbet bir gün hesapta;
Lafını çok dinledik, şimdi iş inkılapta!
Bekleyin, görecektir, duranlar yürüyeni!
Sabredin, gelecektir, solmaz, pörsümez Yeni!
Karayel, bir kıvılcım; simsiyah oldu ocak!
Gün doğmakta, anneler ne zaman doğuracak?

.

Necip Fazıl Kısakürek

.


Yorumlar ( 0 ) :: Yorum Yaz :: Baglantı


16/10/2006 - Kaldırımlar lll

Kaldırımlar lll
   

Bir esmer kadındır ki, kaldırımlarda gece,
Vecd içinde başı dik, hayalini sürükler.
Simsiyah gözlerine, bir ân, gözüm değince,
Yolumu bekliyen genç, haydi düş peşime, der.

Ondan bir temas gibi rüzgâr beni bürür de,
Tutmak, tutmak isterim, onu göğsümde alıp.
Bir türlü yetişemem, fecre kadar yürür de,
Heyhat, o bir ince ruh, bense etten bir kalıp.

Arkamdan bir kahkaha duysam yaralanırım;
Onu bir başkasına râm oluyor sanırım,
Görsem pencerelerde, soyunan bir karaltı.

Varsın, bugün bir acı duymasın gözyaşlarımdan;
Bana rahat bir döşek serince yerin altı,
Bilirim, kalkmayacak, bir yâr gibi başımdan...

(1927)

.

Necip Fazıl Kısakürek


Yorumlar ( 0 ) :: Yorum Yaz :: Baglantı


16/10/2006 - Kaldırımlar 1-2
Kaldırımlar 1-2
   
1
Sokaktayım, kimsesiz bir sokak ortasında
Yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum
Yolumun karanlığa saplanan noktasında
Sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum.

Kara gökler kül rengi bulutlarla kapanık;
Evlerin bacasını kolluyor yıldırımlar.
İn cin uykuda, yalnız iki yoldaş uyanık:
Biri benim, biri de serseri kaldırımlar

İçimde damla damla bir korku birikiyor;
Sanıyorum her sokak başını kesmiş devler,
Üstüme camlarını, hep simsiyah dikiyor
Gözüne mil çekilmiş bir ama gibi evler

Kaldırımlar, çilekeş yalnızların annesi
Kaldırımlar, içimde yaşamış bir insandir.
Kaldırımlar, duyulur ses kesilince sesi,
Kaldırımlar, içimde kıvrılan bir lisandır.

Bana düşmez can vermek yumuşak bir kucakta,
Ben bu kaldırımların emzirdiği cocuğum.
Aman sabah olmasın bu karanlık sokakta,
Bu karanlık sokakta bitmesin yolculuğum

Ben gideyim yol gitsin, ben gideyim yol gitsin;
İki yanımdan aksın bir sel gibi fenerler.
Tak, tak, ayak sesimi aç köpekler işitsin;
Yolumun zafer takı, gölgeden taş kemerler.


Ne sabahı göreyim, ne sabah görüneyim;
Gündüzler size kalsın, verin karanlıkları.
Islak bir yorgan gibi sımsıkı bürüneyim,
Örtün, üstüme örtün serin karanlıkları.


Uzanıverse gövdem, taşlara boydan boya;
Alsa buz gibi taşlar alnımdan bu ateşi.
Dalıp sokaklar kadar esrarlı bir uykuya;
Ölse, kaldırımların kara sevdalı eşi...

2
Başını bir gayeye satmış kahraman gibi,
Etinle, kemiğinle, sokakların malısın!
Kurulup şiltesine bir tahtaravan gibi,
Sonsuz mesafelerin üstünden aşmalısın!

Fahişe yataklardan kaçtığın günden beri,
Erimiş ruhlarımız bir derdin potasında.
Senin gölgeni içmiş, onun gözbebekleri;
Onun taşı erimiş, senin kafatasında.

İkinizin de ne eş ne arkadaşınız var;
Sükût gibi münzevi, çığlık gibi hürsünüz.
Dünyada taşınacak bir kuru başınız var;
Onu da, hangi diyar olsa götürürsünüz.

Yağız atlı süvari, koştur atını, koştur!
Sonunda kabre çıkar bu yolun kıvrımları.
Ne kaldırımlar kadar seni anlayan olur,
Ne senin anladığın kadar kaldırımları...

.

Necip Fazıl Kısakürek

.


Yorumlar ( 0 ) :: Yorum Yaz :: Baglantı


16/10/2006 - Gençliğe Hitabe
Gençliğe Hitabe
   
Bir gençlik, bir gençlik, bir gençlik...
'Zaman bendedir ve mekân bana emanettir! ' şuurunda bir gençlik...
Devlet ve milletinin 7 asırlık hayatında dört devre... Birincisi iki buçuk
asır... Aşk, vecd, fetih ve hakimiyet...İkincisi üç asır... Kaba softa ve ham
yobaz elinde sefalet ve hezimet.. Üçüncüsü bir asır... Allahın, Kur'an'ında 'belhümadal - hayvandan aşağı' dediği cücetaklitçilere ve batı dünyasına
esaret... Ya dördüncüsü? ....
Son yarım asır! .. İşgal ordularının bile yapamayacağı bir cinayetle,madde
plânında kurtarıldıktan sonra ruh plânında ebedi helake mahkumiyet... İşte
tarihinde böyle dört devre bulunduğunu gören...Bunları,yükseltici aşk, sürün
dürücü satıhçılık, çürütücü taklitçilik ve öldürücü küfür diye yaftalayan ve
şimdi, evet şimdi...
Beşinci devrenin kapısı önünde nur infilakı yeni bir şafak fışkırışını gözle
yen bir gençlik...
Gökleri çökertecek ve son moda kurbağa diliyle bütün 'dikey'leri 'ya
tay' hale getirecek bir çığlık kopararak 'mukaddes emaneti ne yaptınız? '
diye meydan yerine çıkacağı günü kollayan bir gençlik...
Dininin, dilinin beyninin, ilminin, ırzının,evinin, kininin, kalbinin dâvacısı
bir gençlik...
Halka değil, Hakka inanan, meclisinin duvarında 'Hakimiyet Hakkındır'
düsturuna hasret çeken, gerçek adâleti bu inanışta bulan ve halis hürriyeti
Hakka kölelikte bilen bir gençlik...
Emekçiye 'Benim sana acıdığım ve seni koruduğum kadar sen kendine
acıyamaz, kendini koruyamazsın.! Ama sen de, zulüm gördüğün iddiasıyla,
kendi kendine hakkı ezmekte ve en zalim patronlardan daha zalim istismar
cılara yakanı kaptırmakta başı boş bırakılamazsın! ' diyecek... Kapitaliste
ise 'Allah buyruğunu ve Resul emrini kalbinin ve kasanın kapısına kazıma
dıkça serbest nefes bile alamazsın! ' ihtarını edecek...
Kökü ezelde ve dalı ebedde bir sistemin, aşkına,vecdine, diyalektiğine,
estetiğine, irfanına, idrâkine sahip bir gençlik...
Bir buçuk asırdır türlü buhranlar içinde yanıp kavrulan ve bunca keşfine
rağmen başını yarasalar gibi taştan taşa çalarak kurtuluşunu arayan batı
adamının bulamadığı, Türk'ün de yine bir buçuk asırdır işte bu hasta batı
adamında bulduğunu sandığı şeyi, o mübarek oluş sırrını,her sistem ve mez
hebe ortada ne kadar illet varsa devasının ve ne kadar cennet hayâli varsa
hakikatinin,İslâmda olduğunu gösterecek ve bu tavırla yurduna, İslâm âle
mine ve bütüıı insanlığa model teşkil edecek bir gençlik...
'Kim var? ' diye seslenilince, sağına ve soluna bakmadan fert fert 'ben
varım! ' cevabını verici, her ferdi 'benim olmadığım yerde kimse yoktur! '
fikrini besleyici bir dâva ahlakına kaynak bir gençlik...
Can taşıma liyakatini, canların canı uğrunda can vermeyi cana minnet
sayacak kadar gözü kara ve o nispette usule, stratejiye uygun bir gençlik...
Büyük bir tasavvuf adamının benzetişiyle zifiri karanlıkta, ak sütün için
deki ak kılı farkedecek kadar gözü keskin; ve gerçek kahramanlık made
niyle sahtesini ayırdetmekte kuyumcu ustası bir gençlik...
Bugün komik üniversitesi, hokkabaz profesörü, yalancı ders kitabı,dema
gog politikacısı,çıkartma kâğıdı şehri, muzahrafat kanalı sokağı,takma diş
fabrikası, fuhuş albümü gazetesi,mümin zindanı mâbedi,temeli yıkık ailesi,
hasılı kendisini yetiştirecek bütün cemiyet müesseselerinden aldığı zehirli
tesiri üzerinden atabilecek, kendi öz talim ve terbiyesine memur vasıtalara
kadar nefsini koruyabilecek, destanlık bir meydan savaşı içinde ve bu sava
şı mutlaka kazanmakla vazifeli bir gençlik...
Annesi, babası, ninesi ve dedesi de içinde olsa, gelmiş ve geçmiş bütün
eski mümin nesillerden hiçbirini beğenmeyecek, onlara 'siz güneşi cepleri
nizde kaybetmiş marka müslümanlarısınız! Gerçek müslüman olsaydınız bu
hallerden hiçbiri başımıza gelmezdi! ' diyecek ve gerçek müslümanlığın 'na
sıl' ını ve 'ne idüğü' nü her haliyle gösterecek bir gençlik...
Tek cümleyle, Allahın, kâinatı yüzü suyu,hürmetine yarattığı Sevgilisinin
fezâyı bütün yıldızlariyle manto gibi saran mukaddes eteğine tutunacak, ve
O'ndan başka hiçbir tutamak,dayanak, sığınak tanımayacak ve O'nun düş
manlarını ancak kubur farelerine lâyık bir muameleye tâbi tutacak bir genç
lik...
İşte bu gençliği, bu gençliğin ilk filizlerini karşımda görüyorum.
Şekillenmesi,billurlaşması için 30 küsur yıldır, devrimbazlık kodamanların
viski çektiği kamış borularla kalemime ciğerîmden kan çekerek yırtındığım,
paralandığım ve zindanlarda süründüğüm bu gençlik karşısında, uykusuz,su
suz, ekmeksiz,başımı secdeye mıhlayıp bir ömür Allaha hamd etme makamın
dayım. Genç adam! Bundan böyle senden beklediğim şudur: Tabutumu öz el
lerinle musalla taşına koyarken, Anadolu kıtası büyüklüğündeki dâva taşını da gediğine koymayı unutma ve bunu tek vasiyetim bil!
Allahın selâmı üzerine oIsun...

Surda bir gedik açtık; mukaddes mi mukaddes!
Ey kahbe rüzgâr, artık ne yandan esersen es! ..

Yorumlar ( 0 ) :: Yorum Yaz :: Baglantı


16/10/2006 - Canım İstanbul
Canım İstanbul
   
Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar;
Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar.
İçimde tüten birşey; hava, renk, eda, iklim;
O benim, zaman, mekan aşıp geçmiş sevgilim.
Çiçeği altın yaldız, suyu telli pulludur;
Ay ve güneş ezelden iki İstanbulludur.
Denizle toprak, yalnız onda ermiş visale,
Ve kavuşmuş rüyalar, onda, onda misale.

İstanbul benim canim;
Vatanim da vatanim...
İstanbul,
İstanbul...

Tarihin gözleri var, surlarda delik;
Servi, endamlı servi, ahirete perdelik...
Bulutta saha kalkmış Fatih'ten kalma kir at;
Pırlantadan kubbeler, belki bir milyar kırat...
Şahadet parmağıdır göğe doğru minare;
Her nakısta o mana: Öleceğiz ne çare?
Hayattan canlı olum, günahtan baskın rahmet;
Beyoğlu tepinirken ağlar Karaca Ahmet...

O manayı bul da bul!
İlle İstanbul’da bul!
İstanbul,
İstanbul...

Boğaz gümüş bir mangal, kaynatır serinliği;
Çamlıca'da, yerdedir göklerin derinliği.
Oynak sular yalının alt katına misafir;
Yeni dünyadan mahzun, resimde eski sefir.
Her aksam camlarında yangın çıkan Üsküdar,
Perili ahşap konak, koca bir şehir kadar...
Bir ses, bilemem tambur gibi mi, uda gibi mi?
Cumbalı odalarda inletir katibi mi...

Kadını keskin bıçak,
Taze kan gibi sıcak.
İstanbul,
İstanbul...

Yedi tepe üstünde zaman bir gergef isler!
Yedi renk, yedi sesten şayisiz belirişler...
Eyüp oksuz, Kadıköy süslü, Moda kurumlu,
Adada rüzgar, ucan eteklerden sorumlu.
Her şafak Hisarlarda oklar çıkar yayından
Hala çığlıklar gelir Topkapı sarayından.
Ana gibi yar olmaz, İstanbul gibi diyar;
Güleni söyle dursun, ağlayanı bahtiyar...

Gecesi sümbül kokan
Türkçe’si bülbül kokan,
İstanbul,
İstanbul...

.


Yorumlar ( 0 ) :: Yorum Yaz :: Baglantı


16/10/2006 - Bizim Şarkımız

Bizim Şarkımız
   

Kırılır da bir gün tüm dişliler
Döner şanlı şanlı çarkımız bizim
Gökten bir el yaşlı gözleri siler
Şenlenir evimiz barkımız bizim

Yokuşlar kaybolur çıkarız düze
Kavuşuruz sonu gelmez gündüze
Sapan taşların yanında füze
Başka alemlerle farkımız bizim

Kurtulur dil tarih ahlak ve iman
Görürler nasılmış neymiş kahraman
Yer ve gök su vermem dediği zaman
Her tarlayı sular arkımız bizim

Gideriz nur yolu izde gideriz
Taş bağırda sular dizde gideriz
Bir gün akşam olur bizde gideriz
Kalır dudaklarda ŞARKIMIZ bizim...

.


Yorumlar ( 0 ) :: Yorum Yaz :: Baglantı


16/10/2006 - Aynalar
Aynalar
   
Aynalar, bakmayın yüzüme dik dik;
İste yakalandık, kelepçelendik!
Çıktınız umulmaz anda karsıma,
Başımın tokmağı indi başıma.

Suratımda her suç bir ayrı imza,
Benmişim kendime en büyük ceza!
Ey dipsiz berraklık, ulvi mahkeme!
Acı, hapsettiğin sefil gölgeme!

Nur topu günlerin kanına girdim.
Kutsi emaneti yedim, bitirdim.
Doğmaz güneşlere bağlandı vade;
Dişlerinde, köpek nefsin, irade.

Günah, gunah, hasad yerinde demet;
Merhamet, sucumdan aşkın merhamet!
Olur mu, dünyaya indirsem kepenk:
Gözyaşı döksem, Nuh tufanına denk?

Çıkamam, aynalar, aynalar zindan.
Bakamam, aynada, aynada vicdan;
Beni beklemeyin, o bir hevesti;
Gelemem, aynalar yolumu kesti.

Yorumlar ( 0 ) :: Yorum Yaz :: Baglantı


16/10/2006 - Aman Efendim Aman...!

Aman Efendim Aman...!
   

aman efendim aman
galiba ahir zaman
manzarası yurdumun
tufan gününden yaman
göz görmez aydınlıkta
asümandedek duman
yer dumanmış ne çıkar
duman dolu asüman
türk evi delik deşik
yıkık dökük hanüman
duraksız itiş kakış
süresiz karman- çorman
anne çocuk doğurur
köpek soyundan azman
beyinler zıpzıp kadar
mideler koskocaman
aziz fikir buğdayı
katıra mahsus saman
boş laf, hep dalga dalga
uçsuz bucaksız umman
hayvanlık orkestrası
eşek birinci keman
orman keleş, nebat kel
nebat adamlar orman
midelerde ihracat
günde beş milyon batman
milli servet matbaa
bilmem kaç milyar harman
yangın evinde satranç
plan, reform ve uzman
tam birbuçuk asırdır
maymunlardan eleman
bizdeki hale nispet
maymun taklitten pişman
hangi yol türke uygun,
hangi parti tercüman?
çıkamaz meydanlara
camide mahpus iman
silah küfrün belinde
küfrün elinde ferman
cehle sorarsan, ilim
zehre sorarsan, derman
rahmet meçhul kelime
bilinmez isim Rahman
kutsal kitaptır fuhuş
ahlak, okunmaz roman
tarih kontra gerçeğe
hürriyet hakka düşman
millete kastedenin
ismi milli kahraman
yere batsın bu dünya
bu dünyadan hayr uman!
genç adam at yorganı
sana haram uyuman
Aman, efendim aman!
Efendim, aman.. aman..!

Yorumlar ( 0 ) :: Yorum Yaz :: Baglantı


16/10/2006 - Güneşin Olsun
Güneşin Olsun
   
Güneşin olsun gönlünde
Kar bile yağsa
Ya da fırtına olsa.
Gök bulutlarla
Dünya kavgayla dolsa
Güneşin olsun gönlünde
O zaman gelsin ne gelirse
Doldurur ışıklarla
En karanlık gününü
Bir şarkın olsun gönlünde
Sevinçli ezgilerle
Seni günlük tasalar boğsa bile
Bir şarkın olsun dudaklarında
O zaman gelsin ne gelirse
Yardım eder atlatmaya
En yalnız gününü
Başkaları içinde bir diyeceğin olsun
Tasada ve bunalımda
Ve seni mutlu edecek her şeyi
Söyle onlara da
Bir şarkın olsun dudaklarında
Yitirme sakın cesaretini
Güneşin olsun gönlünde
Ve her şey iyi olacak

.

Cesar Fleischler


Yorumlar ( 0 ) :: Yorum Yaz :: Baglantı


12/10/2006 - yaşayarak öğrenme

YAŞAYARAK ÖĞRENME

Bir çocuk kınanırsa her zaman

O da yapamaz başkalarını ayıplamadan

Ve düşmanlık görürse durmadan

Kaçamaz hiçbir zaman kavgadan

Onunla edilirse alay

Utancı öğrenir en kolay,

Ve utançla yaşarsa eğer

Suçlamayı kendisine iş eder

Hoşgörü esirgenmezse ondan

Sabrı da öğrenir bir yandan

Ve verilirse ona cesaret

Nedir, Öğrenir kendine güvenmek.

Övgüyle ödüle layık görülürse çocuk

Hep almayı değil vermeyi de öğrenir çabuk.

Ve güven duyulmuşsa kendisine

O da kulak verecektir dostluğun sesine

Bir çocuk başkalarından görürse beğeni

Bilir kendisinin de sevmesi gerektiğini.

Ve ilgi,dostluk görürse eğer

Sevgiyi sevgiyle yürekten sezer.

Sevgiyi bulunca kucak dolusu

Dünya ile arkadaşlık kurmakta

Kalmaz korkusu...

 

 

Dorothy Law Nolte

 


Yorumlar ( 0 ) :: Yorum Yaz :: Baglantı


12/10/2006 - onun için fark eder

ONUN İÇİN ÇOK ŞEY FARK EDECEK

 

            Şair ve bilim adamı Lauren Iseley, bir gün sahilde yürüyüş yapıyormuş. Uzakta dans eder gibi hareketler yapan bir adam dikkatini çekmiş. Merak edip hızlı hızlı ona doğru yürümüş. Yaklaşınca bir gencin yerden bir şey alıp denize attığını, sonra bir kaç adım atıp aynı hareketi sürekli tekrarladığını görmüş. Biraz daha yaklaşıp genci selamlamış ve aralarında şu konuşma geçmiş.

 

-          Ne yapıyorsun böyle?

 

-          Okyanusa deniz yıldızı atıyorum.

 

-          Deniz yıldızı mı?

 

-          Evet ... Güneş yükseldi ve sular çekiliyor. Eğer onları suya atmazsam az sonra ölecekler.

 

-          Ama görmüyor musun ki, kilometrelerce  sahil var ve baştan aşağı denizyıldızı ile dolu. Ne  fark edecek?

 

-             Genç adam eğilerek  yerden bir denizyıldızı daha almış,denize fırlatırken “bakın” demiş “onu için farketti!”

 

-               LaureI Isaley ,geri döndüğünde gördüklerini bir türlü zihninden  atamamış .Anlamış ki bu genç sadece bir gözlemci  olmayı ,olup biteni izlemeyi değil,  “ân’ı” yakalamayı. aktif olarak  bir fayda sağlamayı seçmiş.

 

-          Yepyeni bir bilinçle uyanmış sabahleyin. Sahile inmiş , genci  bulmuş ve saatlerce onunla okyanusa denizyıldızı  atmış.

 

-          Gerçek güç ve mutluluk,kalbin eylemi ile ortaya çıkar.

 

-          Kalpler kanatlansın! “An”yakalansın!Hayatın gerçek değerini bilenler,haydi koşun sahile!!!

 

 


Yorumlar ( 0 ) :: Yorum Yaz :: Baglantı


12/10/2006 - yüz yüze dostluklar vardır

Yüzyüze dostluklar vardır;
> >> > > >Güneşle ayçiçeğinin dostluğu, böyle bir dostluktur mesela. Ayçiçeği

>> > > >sabahtan akşama kadar hiç ayıramaz yüzünü güneşten...

 >> > > > >> > > >Uzak dostluklar vardır;

>> > > >Denizlerin ortasındaki bir adayla, dağların arasındaki bir göl,

>> > > >birbirlerinin uzak dostlarıdır.

>> > > > Dostluklarını gündüz kuşlarla, gece yıldızlarla iletirler

>> > >birbirlerine...

 >> > > > >> > > >Sessiz dostluklar vardır; Dilsiz bir adamla, duymayan bir başka

>>adamın >> > > >elleri arasında sessiz bir dostluk oluşur.

 >> > > > Herşeyden konuşur sessizce bu eller...

>> > > > >> > > >Zorunlu dostluklar vardır

 >> > > >Pazar ile Pazartesinin dostluğu gibi. Pazar ağır bir gündür,

>>Pazartesi >> > > >hızlı bir gün... Ayak uyduramazlar birbirlerine.

 Ama dost olmak, >>yanyana >> > > >durmak zorundadırlar...

>> > > > >> > > >Uzun dostluklar vardır;

 >> > > >İkindi güneşinin altında uzayan gölgeler birbirlerine kavuşurlar ve

 >> > > >uzun boylu bir dostluk oluşur aralarında...

 >> > > > >> > > >Günün birinde ölen dostluklar vardır;

 >> > > >Bir bahçe içindeki ahşap ev ile yanıbaşında duran ceviz ağacının

 >>dostluğu >> > > >gibi... Bir gün kocaman elli adamlar ve kocaman gövdeli makineler o

 >> > >bahçeye >> > > >girip de, >> > > >[bir süre sonra evin ve ceviz ağacının yerinde asık suratlı binalar >> > > >yükseldiği zaman ölen dostluklar...

>> > > > >> > > >Vakitsiz dostluklar vardır;

>> > > >Bir peçete, bir kağıt mendil vakitsizce dostu oluverir

 >>gözlerimizin... >> > > >Ya da ayrılırken verilen bir dal karanfil ellerimize o anda gelen >> > > >dostluktur... >> > > > >> > > >Bakımsız dostluklar vardır bir de...

 >> > > >Zaten var, zaten dostuz deyip yıllarca bir telefonun, bir kaç >>cümlelik >> > > >mektubun bile çok görüldüğü dostluklar..

. >> > > > >> > > >HİÇ BİR DOSTLUĞUN BAKIMSIZ KALMAMASI DİLEĞİYLE...

 


Yorumlar ( 0 ) :: Yorum Yaz :: Baglantı


12/10/2006 - böyle bir dostunuz oldumu?

*Aşağıdaki gibi bir dostunuz oldu mu? Olmasını ister misiniz ?
>
>Daima düşünceliydi. Susması konuşmasından uzun sürerdi. Lüzumsuz yere
>konuşmaz; konuştuğunda ne fazla, ne eksik söz kullanırdı.
>Dünya işleri için kızmazdı.
>Kendi şahsı için asla öfkelenmez ve öç almazdı.
>Kötü söz söylemezdi.
>Affediciliği tabii idi. İntikam almazdı. Düşmanlarını sadece
affetmekle
>kalmaz, onlara şeref ve değer de verirdi.
>Kendisini üç şeyden alıkoymuştu: Kimseyle çekişmezdi. Çok konuşmazdı.
Boş
>şeylerle uğraşmazdı.
>Umanı umutsuzluğa düşürmezdi.
>Hoşlanmadığı birşey hakkında susardı.
>Hiç kimseyi ne yüzüne karşı, ne de arkasından kınar ve ayıplardı.
Kimsenin
>kusurunu araştırmazdı.
>Kimseye hakkında hayırlı olmayan sözü söylemezdi.
>Yanında en son konuşanı ilk önce konuşan gibi dikkatle dinlerdi.
>Bir toplulukta bulunduğu zaman birşeye gülerlerse, o da güler; birşeye
>hayret ederlerse, o da onlara uyarak hayret ederdi.
>Gerçeğe aykırı övgüyü kabul etmezdi. Her zaman ağırbaşlıydı.
>Konuşurken çevresindekileri adeta kuşatırdı. Kelimeleri parıldayan
inci
>dizileri gibi tatlı ve berraktı.
>Yürürken beraberindekilerin gerisinde yürürdü; ayaklarını yerden
canlıca
>kaldırır, iki yanına salınmaz, adımlarını geniş atar, yüksek bir
yerden
>iner gibi öne doğru eğilir, vakar ve sükunetle rahatça yürürdü.
>Kapısına yardım için gelen kimseyi geri çevirmezdi. Bir gün
kendisinden
>yaşça küçük bir dostunun omuzlarından tutarak şöyle demişti: 'Sen
dünyada
>garip bir kimse yahut bir yolcu gibi ol!'
>Her zaman hüzünlü ve mütebessim bir haletle dururdu.
>Adet üzere sarfedilen hiçbir kötü sözü ağzına almamıştı.
>Sıkıntılı hallerinde kabalaşmaz, bağırmazdı.
>Fakirlerle birlikte yerdi; öyle ki onlardan ayırt edilemezdi. Onüne ne
>konulursa yerdi.
>Sade kıyafetler giyer, gösterişten hoşlanmazdı.
>Konuşurken yüzünü başka tarafa çevirmez, bulunduğu mecliste
ayrıcalıklı bir
>yere oturmazdı.
>Sabahları evinden çıkarken şöyle söylerdi: 'İlahî doğru yoldan
sapmaktan ve
>saptırılmaktan, kanmaktan ve  kandırılmaktan, haksızlık etmekten ve
>haksızlığa uğramaktan, saygısızlık etmekten ve saygısızlık edilmekten
sana
>sığınırım.
>Sıradan değildi; ama sıradan insanlar gibi yaşardı.
>
>O, Hz. Peygamberdi (Aleyhissalâtu Vesselâm).


Yorumlar ( 0 ) :: Yorum Yaz :: Baglantı


12/10/2006 - telefon defteri

INSAN TELEFON DEFTERiNi TEMiZE ÇEKERKEN BAZI
 iSiMLERi ESKi DEFTERiNDE BIRAKIR.

 Onlar artik bir daha asla aranmayacaktir. Garip
 bir hüznü barindiran bu silik isimlere bakilir
 bakilir.
 Kimi okuldan sinif arkadasinizdir, kimi çok çabuk
 unutuverdiiiniz bir sevgili, kimi bir cafede
 aylarca herseyi ama herseyi paylastiginiz birisi;
 yada
 istifa ettiginiz bir yerden bir arkadasiniz!
 Soyadlari sorulmamis bir sürü hatirlanmayan isim de
 vardir
 defterde; ve süphesiz üstünde isim olmayan
telefon numaralari. Korkunç bir operasyonla onlarca
 hayat, onlarca güzellik bir çirpida ortadan
 kaldirilir.

 iNSAN TELEFON DEFTERiNi TEMiZE ÇEKERKEN BAZI
 iSiMLER ÜZERiNDE DURUR.

 Onca zaman sonra birkez arasaniz, sesini
 duysaniz...Ona edilebilecek bir çift sözünüz
 yoktur! Birlikte gittiginiz filmler,
 evler birbirinizi yillar sonra özlemenizi saglayacak
 sevgiyi asilamamistir size.Yalnizca bir isimdir
 simdi o.
 Temize çekerken atlarsiniz hemen. Derhal
 çevirirsiniz sayfayi telasla, alalacele. O isim
 geçmiste kalmistir.

 iNSAN TELEFON DEFTERiNi TEMiZE ÇEKERKEN HAYATINI
 DA SORGULAR!

 Hangisi ihanet etmistir, hangisi yalvarmistir
 kendisini
 birakmamaniz için; hangisinin bir süre sonra
 arkanizdan konustugunu duymussunuzdur;

 hangisi rüyalariniza
 girmistir, hangisinin ayak parmaklari ilginizi
 çekmistir; hangisine hediye alirken
 zorlanmissinizdir; hangisiyle en hararetli
 tartismalara girip kavga etmissinizdir;


 Dogrular, yanlislar, hatalar, tutkular! Birlikte
 Edip Cansever okudugunuz o insanlar, solmuslardir.

 iNSAN TELEFON DEFTERiNi TEMiZE ÇEKERKEN
 YALNIZLIGINI DA KANITLAR.

 Bütün bu insanlar simdi nerede, ne yapmaktadirlar?
 Saat elbette dört'tür! Paradoks, labirent, koni, tüm
 bilimsel ifadeler ve mentalite tersine dönmüstür.
 Ters dönmüsüzdür. Bu tek basinalik ve bu isim
 katliami aslinda size ters gelir... Çalan
 telefona bakarsiniz. Acaba? Acaba telefon
 defterini temize çeken bir arkadasinizin son anda
 kurtarma çabasimidir? Bir iki kirik sözcük, yarim
 yamalak bir bulusma, belki...Bilemezsiniz.
 Lutfen, ama lutfen telefon defterlerinizi
kaybetmeyiniz...

 


Yorumlar ( 0 ) :: Yorum Yaz :: Baglantı


12/10/2006 - yanık bir feryat

YANIK BİR FERYAT

Mukaddes çilenin yüreklen ve hasbî erleriyle; Hayat ve saadetini millete armağan edip

Garibler gibi göçüp gidenlerle;

Ülkeyi kasvetli bulutların sardığı bir dönemde

Şahlanıp Ölümü hakir görenlerle;

İnancı, düşüncesi, insanı uğrunda

Canı, cananı feda edenlerle;

Geçmişin bağrında bulutlar gibi gelişip

Gözünde bin damla, geleceğin imdadına koşanlarla;

Beraber olduk ve hep beraberiz!.. Bu mevkute, onların feryadına bir dil ve tercümandır.

Fevkalâde nâçiz ve mütevazı!..

Ama katiyyen, fesat tohumu görmemiş ve bilmemiştiı

Ve hele onu, sağa sola asla saçmamıştır.

O, uygun olmasa da bir kere ün etmiştir

Hizmette geride, ücrette önde olanlara;

İkbal hırsıyla yanıp tutuşan

Ve gelip hazıra konanlara;

Cihadı, gazayı görmeden

Şahlanıp kelepire koşanlara;

Evet, sen sitemkârsın... Bizim sitemimiz bunlaraydı...

Dost!

Feryadın yanıktı, nağmen yüreğimi deldi Mahzun bakışların karşımda belirdi

Ve kaddıın büküldü'

 

 


Yorumlar ( 0 ) :: Yorum Yaz :: Baglantı


12/10/2006 - EY GÜL!

BİR GÜN  SOLACAKSIN

                         BÜLBÜLÜM SENDE SUSUP LAL OLACAKSIN

                         EYY BÜLBÜL!

                         HER GÜL GÜLMEZ SANA

                         GÜLSE BİLE

                         HER GÜLE KANMA!


Yorumlar ( 0 ) :: Yorum Yaz :: Baglantı


11/10/2006 - yağmurlar ıslanmasın

YAĞMURLAR ISLANMASIN   

Ben türkü saklarım aşkın bağrına
Ta ki derinlerden yanasın diye
Haykırsan da kulak vermem çağrına
İsmimi yürekten anasın diye

Anasın anasın diye
Sorma nasıl ve niye
Sana en son hediye
Gidiyorum...